Sosyal medyada birkaç dakika geziniyoruz… Birinin terfi haberi, bir başkasının mükemmel tatili,
kusursuz ilişkiler, parlayan ciltler, düzenli evler. İçimizde yavaşça şu soru beliriyor: “Ben neredeyim?”
Kıyas, önce merak gibi başlıyor; sonra sessiz bir baskıya dönüşüyor. Yetmezmiş gibi beyin,
başkasının “en iyi anlarını” bizim gündelik hâlimizle karşılaştırarak adil olmayan bir hesap yapıyor —
ve sonuç çoğu zaman kaygı.
Mindfulness tam burada devreye giriyor. “Kendimi daha iyi hissetmeliyim” diye zorlamak yerine, o an
ne yaşıyorsam onu fark etmeyi öneriyor: Yargılamadan, itmeden, süslemeye çalışmadan. Duyguyu
kapı dışarı etmek değil; nazikçe karşılamak.
Klinikte ve günlük hayatta en çok işe yarayan noktalar:
Anı fark etmek:
Telefonu kapatmak değil; telefonu kullanırken bedenimde ve zihnimde neler olduğunu fark etmek.
“Gıptayla karışık bir sıkışma var” diyebilmek, kaygının üzerimizdeki etkisini azaltır.
Gerçeği hatırlatmak:
Sosyal medyada gördüğümüz şey bir “fragman”. Kimsenin kesintisiz mutluluk içinde yaşamadığını
kendimize yeniden söylemek, kıyası yumuşatır.
Nazik duraklar:
Kendimize küçük duraklar vermek — üç nefeslik bir bekleme, omuzları gevşetmek, düşüncenin gelip
geçmesine izin vermek — zihne alan açar.
Yeniden yönelmek:
Dikkati dışarıdaki hayatlara değil, şu anda elimizde olanlara çevirmek: Bugün için tek küçük adımım
ne?
Mindfulness, “hiç kıyaslama” demiyor; kıyasın geldiğini fark edip onunla sürüklenmemeyi öğretiyor.
Kendimizi başkalarının hızına göre değil, kendi iç ritmimize göre değerlendirdiğimizde; kaygı yerini
daha sakin, daha gerçek bir temas alanına bırakıyor. Ve belki o zaman, ekranda gördüklerimizi
yarıştırmadan izleyebiliyor; kendi yolumuzla daha dostça ilerleyebiliyoruz